Karavan

Karavan…
DOĞAYA gitmelisiniz….
Ormanlara, yaylalara, ırmaklara, bir göl kıyısına, bir derenin kenarına, bir ağacın altına…
Oralar sizin..
Gitmediğiniz yer sizin sayılmaz.
Üstelik hemen gitmelisiniz.
O sene bir karavan aldık. Arabanın arkasına bağlanıp çekilen cinsten. Günlerce onu onardık, kapılarını sağlamlaştırıp, özel çiçekli çiçekli perdeler diktik. Sokakta durduğu yerde dahi gidip içinde oturuyorduk keyiften.
Sonunda yavaş yavaş yollara koyulduk. Arabanın arkasına bağlayıp götürüyorduk onu.
Giderken sık sık muhterem karıma sorarak:
Eğer geliyorsa keyiflenip türkü söyleye söyleye…
Zaman zaman küçük sorunlar çıkmadı değil:
Gideceğimiz yere hiçbir zaman aynı anda varamadık.
Kimi zaman o bizden önce gitti. Bala’yı geçip Kızılırmak Deltası’na inerken muhterem karım göstermişti:
“Bak ilerde bizimkinin aynısı…”
Anlayan birisi olarak ben:
“O da çekmeli…”
” Perdeler ?..
Bir anda içimde beliren şüphe ile arkama bakmaktan korkarak:
Demek ki, iniş aşağı demin yanımdan hızla geçen ve korna çalarak selam verdiğim bizim karavandı.
*
Olsun…
Doğa bizleri bekliyor.
Dozerlerden, kepçelerden, baltalardan, oralara el koymak isteyen hırsızlardan önce varmalısınız.

Oralar bizim…
“…….?”
“Aynı… O da kapıyı ters takmış…”
“Nereleri nasıl da aynı mı?..”
“Bu kadar benzemek olur yani… Perdesi de bizimkisinden…
“Yok… O durmuş…”
“Geliyor mu?..”
“Geliyor…”
“Geliyor mu?..”
*
Dozerlerden önce, kepçelerden önce, baltalardan-kazmalardan önce, oralara el koymak isteyen hırsızlardan önce gitmelisiniz…